Güncel Kanser Türleri Nelerdir?

NvnNvn doğrulanmış üyedir.

Moderasyon Member
Moderatör
Kanser Türleri Nelerdir?
1783421306258.png

Kanser türleri, vücutta bulunan hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile gelişen ve köken aldığı dokuya göre sınıflandırılan hastalık gruplarıdır.
Tıp literatüründe kanserler genellikle organ, hücre tipi ve biyolojik davranışlarına göre ayrılmaktadır.
Başlıca kanser türleri ise; karsinom, sarkom, lösemi, lenfoma ve miyelom olarak tanımlanır.

En yaygın kanser türleri arasında akciğer kanseri, meme kanseri, prostat kanseri, kolorektal kanser ve mide kanseri yer almaktadır.
Bu kanser türleri dünya genelinde görülme sıklığı yüksek olan hastalıklardır.
Risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, çevresel etkenler, sigara kullanımı, beslenme alışkanlıkları ve yaş faktörü bulunur.
Organlara göre kanser sınıflandırması, tümörün geliştiği anatomik bölgeye dayanır.
Akciğer, karaciğer, pankreas, tiroit, cilt ve beyin gibi farklı organlarda ortaya çıkan kanser türleri klinik özellikleri ve tedavi yaklaşımları bakımından farklılık gösterir.
Tanı sürecinde görüntüleme yöntemleri ve patolojik inceleme kullanılır.

Kanser türlerinin biyolojik özellikleri, tümör hücrelerinin köken aldığı doku ve büyüme davranışına göre belirlenir.
Karsinomlar epitel dokudan gelişirken sarkomlar bağ ve destek dokulardan kaynaklanır.
Hematolojik kanserler ise kan ve kemik iliği hücrelerinden oluşur ve tedavi planı bu biyolojik sınıflamaya göre düzenlenir.

Kanserlerin köken aldığı doku tipi, hastalığın genel adını belirlediği gibi, biyolojik davranışını ve tedaviye vereceği yanıtı da şekillendirir.
İnsan vücudu çok farklı doku tiplerinden oluştuğu için, bu dokuların her birinden kaynaklanan kötü huylu tümörlerin hücresel özellikleri de birbirinden tamamen farklıdır.
Bir tümörün kökenini bilmek, o tümörün vücutta nasıl bir yol izleyeceğini,
lenf bezlerine mi yoksa kan yoluyla uzak organlara mı yayılmayı tercih edeceğini öngörmek açısından büyük önem taşır.

Tıbbi literatürde hücre kökenine göre sınıflandırılan ana gruplar şunlardır;

Karsinomlar
Sarkomlar
Lösemiler
Lenfomalar
Merkezi sinir sistemi tümörleri

Karsinomlar, vücudun iç ve dış yüzeylerini örten epitel dokulardan kaynaklanan kanserlerdir ve insanlarda açık ara en sık görülen gruptur.
Akciğer, meme, prostat, mide ve kalın bağırsak gibi organların kanserlerinin büyük bir çoğunluğu bu gruba girer.
Kendi içlerinde de salgı yapan hücrelerden mi yoksa örtücü hücrelerden mi kaynaklandıklarına göre alt gruplara ayrılırlar.

Sarkomlar ise kas, kıkırdak, kemik, yağ dokusu ve kan damarları gibi vücudun bağ ve destek dokularından köken alan tümörlerdir.
Karsinomlara kıyasla çok daha nadir görülürler, ancak genellikle hızlı büyüme eğilimindedirler ve kan yoluyla akciğer gibi organlara sıçrama yapabilirler.
Bu tür tümörlerin yönetiminde görüntüleme teknolojilerinin rehberliği ve doku sınırlarının hassas bir şekilde belirlenmesi hayati önem taşır.

Lösemiler, kemik iliğindeki kan üreten hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla ortaya çıkar.
Diğer gruplardan en büyük farkı, genellikle katı bir kitle yani tümör oluşturmamalarıdır.
Bunun yerine, kanda anormal ve işlevsiz beyaz kan hücrelerinin sayısında devasa bir artış yaşanır.
Lenfomalar ise vücudun bağışıklık sisteminin temel taşları olan lenfosit adı verilen hücrelerin kötü huylu tümörleridir ve genellikle lenf bezlerinde büyümeyle kendini gösterir.
Merkezi sinir sistemi tümörleri de beyin ve omurilik dokularının kendi hücrelerinden kaynaklanır.

Bir tümör vücudun başka bir bölgesine yayıldığında, yani metastaz yaptığında, ilk başladığı yerin adını ve hücresel kimliğini taşımaya devam eder.
Örneğin akciğerde başlayan bir kanser karaciğere yayıldığında, karaciğerdeki bu yeni kitle bir karaciğer kanseri değildir.
Bu kitle “metastatik akciğer kanseri” olarak adlandırılır.
Çünkü mikroskop altında incelendiğinde içindeki hücrelerin akciğer dokusuna ait olduğu görülür.
Tedavi planlaması da her zaman bu asıl kökene göre, ilk çıktığı yerin biyolojik yapısına uygun şekilde planlanır.

Toplumların yaşam tarzları, beslenme alışkanlıkları, genetik mirasları ve çevresel faktörlere ne ölçüde maruz kaldıkları,
hangi tür tümörlerin daha sık görüleceğini doğrudan belirleyen unsurlardır.
Sağlık istatistikleri incelendiğinde, teşhis edilen yüz binlerce yeni vakanın dağılımında cinsiyetin, yaşın ve hatta yaşanılan coğrafi bölgenin çok belirgin farklılıklar yarattığı açıkça ortaya çıkmaktadır.
Erkeklerde kanser görülme sıklığı, kadınlara kıyasla genel olarak daha yüksektir.
Bunun temelinde genetik faktörlerin yanı sıra mesleki olarak maruz kalınan kimyasallar ve uzun yıllar süren tütün kullanımı gibi alışkanlıklar yatmaktadır.


Erkeklerde en sık tanı alan türler şunlardır;

Akciğer kanseri
Prostat kanseri
Kolorektal kanser
Mesane kanseri
Mide kanseri


Kadınlarda ise sıralama genellikle şu şekildedir;

Meme kanseri
Tiroid kanseri
Kolorektal kanser
Rahim kanseri
Yumurtalık kanseri

Erkeklerde özellikle akciğer kanserinin ilk sırada yer alması, tütün ve tütün ürünlerinin kullanım yaygınlığı ile doğrudan ilişkilidir.
Prostat kanseri ise genellikle ileri yaşla birlikte ortaya çıkan ve düzenli taramalarla erken evrede yakalanabilen bir hastalıktır.
Kadınlarda meme kanseri açık ara en sık görülen tür olup,
mamografi gibi tarama programlarının yaygınlaşması sayesinde çok erken aşamalarda tespit edilebilmekte ve tam şifa ile sonuçlanabilmektedir.

Bölgesel değişkenler de tabloyu etkiler.
Örneğin tütsülenmiş, aşırı tuzlanmış gıdaların yoğun tüketildiği veya mangal kültürünün yaygın olduğu bölgelerde mide ve yemek borusu kanserlerine daha sık rastlanır.
Buna karşılık, liften fakir, işlenmiş et ürünlerinin ve rafine karbonhidratların fazla tüketildiği,
Batı tarzı beslenmenin benimsendiği büyük şehirlerde kalın bağırsak yani kolorektal kanserlerin oranında belirgin bir artış yaşanmaktadır.

Herhangi bir hastalık için “kesin tanı” konulmadan tedaviye başlanması tıbbi olarak mümkün değildir.
Gelişmiş tomografi, ultrason veya manyetik rezonans cihazları vücudun herhangi bir yerindeki şüpheli bir kitlenin varlığını, boyutunu ve çevre dokularla ilişkisini mükemmel bir şekilde gösterebilir.
Ancak bu cihazlar, o kitlenin iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğunu yüzde yüz kesinlikle söyleyemez.
Kötü huyluysa bile bunun hangi hücre tipinden kaynaklandığını anlamak için o dokudan mutlaka fiziksel bir örnek alınması ve bu örneğin patoloji laboratuvarında mikroskop altında incelenmesi şarttır.
Geçmiş yıllarda bu örneği almak için açık cerrahi operasyonlara ve büyük kesilere ihtiyaç duyulurken,
günümüzde girişimsel radyoloji uzmanlarının uyguladığı minimal invaziv tekniklerle süreç çok daha konforlu bir hale gelmiştir.


Görüntüleme rehberliğinde uygulanan temel biyopsi türleri;

Tiroid biyopsisi
Meme biyopsisi
Akciğer biyopsisi
Karaciğer biyopsisi
Kemik biyopsisi
Lenf nodu biyopsisi

İşlem öncesinde hastanın genel anestezi alarak tamamen uyutulmasına gerek kalmaz.
Sadece iğnenin gireceği cilt bölgesi lokal anestezi ilaçlarıyla uyuşturulur, böylece hasta işlem sırasında herhangi bir acı hissetmez.
Yüzeye yakın olan tiroid veya meme gibi organlardaki kitlelerden örnek alınırken genellikle yüksek çözünürlüklü ultrason cihazları kullanılır.
Ultrason ekranından iğnenin ucu anlık olarak milimetrik bir şekilde takip edilir ve doğrudan şüpheli alanın tam kalbine ulaşılarak doku örneği alınır.

Daha derin yerleşimli olan akciğer, karaciğer veya kemik gibi bölgelerde ise bilgisayarlı tomografi cihazının rehberliği tercih edilir.
Tomografi kesitleri üzerinden damarlara, sinirlere veya çevre organlara zarar vermeyecek en güvenli rota hesaplanır.
Özel olarak tasarlanmış ince biyopsi iğneleriyle, sadece birkaç dakika içinde yeterli doku örneği vücut dışına çıkarılır.
İşlem sonrasında ciltte sadece küçük bir iğne deliği kalır, dikiş atılmasına gerek yoktur.
Hastalar birkaç saatlik kısa bir dinlenme süresinin ardından yürüyerek evlerine, günlük hayatlarına dönebilirler.
Bu yöntem sayesinde büyük ameliyatların getirdiği enfeksiyon, kanama ve uzun iyileşme süreleri gibi riskler tamamen ortadan kalkar.

Karaciğer kanserleri, ister doğrudan karaciğerin kendi epitel hücrelerinden kaynaklansın, isterse mide, kolon, pankreas veya meme gibi başka organlardan kan yoluyla karaciğere sıçramış olsun, tedavisi büyük bir özen ve teknolojik altyapı gerektiren durumlardır. Karaciğerin kan dolaşımı açısından insan vücudunda eşsiz bir anatomisi vardır. Sağlıklı karaciğer dokusu, ihtiyaç duyduğu kanın yaklaşık yüzde seksenini bağırsaklardan gelen portal ven isimli büyük bir toplardamardan sağlar. Ancak karaciğer içinde büyüyen tümörler çok farklı bir yol izler; beslenmek ve hızla büyümek için sadece hepatik arter adı verilen atardamarı kullanırlar. Tümörlerin bu farklı beslenme alışkanlığı, tıp dünyasına o tümörleri doğrudan hedef alma fırsatı sunmuştur.


Transarteriyel kemoembolizasyon yönteminde, tıpkı kalp anjiyosunda olduğu gibi hastanın kasık veya el bileği atardamarından milimetrik kalınlıktaki esnek tüplerle giriş yapılır. Bu ince tüpler ana damarlar içinden ilerletilerek karaciğerin atardamarına, oradan da doğrudan tümörü besleyen çok daha küçük kılcal damarlara kadar ulaştırılır. Hedefe varıldığında, sadece o tümörü etkileyecek kadar yüksek dozda yoğunlaştırılmış kemoterapi ilacı zerk edilir. Hemen ardından ilacın vücudun diğer bölgelerine kaçmasını engellemek ve tümörün kan yolunu kesmek için damar tıkayıcı mikro tanecikler verilir. Tümör hem içeriden yoğun ilaca maruz kalır hem de besin kaynağı kesildiği için oksijensiz kalarak boğulur. İlaç sadece tümörün içinde hapsolduğu için, saç dökülmesi veya şiddetli bulantı gibi klasik yan etkiler hastada görülmez.

Transarteriyel radyoembolizasyon işleminde ise kimyasal ilaçlar yerine radyasyon gücü kullanılır. Kateter vasıtasıyla tümörü besleyen damarlara, üzeri radyoaktif maddelerle kaplı mikroskobik küreler enjekte edilir. Bu kürecikler tümörün içindeki kılcal damar ağına kalıcı olarak yerleşir ve aylarca içeriden dışarıya doğru, sadece tümörlü alanı kapsayacak şekilde hedeflenmiş bir radyasyon yayarlar. Sağlıklı dokular bu radyasyondan korunurken, kitle içeriden adeta nükleer bir bombardımana tutulur. Bu yöntemler sayesinde ameliyat edilemeyecek kadar büyük veya riskli yerleşimli tümörler kontrol altına alınır.

Onkolojik tedavi sürecinde her zaman hastanın kitlesinin açık cerrahi yöntemlerle vücut dışına çıkarılması mümkün olmayabilir.
İleri yaş, kronik kalp veya akciğer hastalıkları, tümörün kalbe veya büyük ana damarlara çok yakın olması gibi durumlar cerrahi operasyonları hayati risk taşıyan bir hale getirebilir.
Bazen de hasta cerrahiyi kaldırabilecek durumda olsa bile, organın tamamının alınmasını önlemek ve organ fonksiyonlarını korumak amacıyla daha az hasar veren alternatifler aranır.
Bu noktada tümörü yerinden çıkarmadan, bulunduğu bölgede hücresel düzeyde imha etmeye yarayan ablasyon teknolojileri devreye girmektedir.


Tümörleri doğrudan hedef alarak yok eden enerji temelli teknolojiler ise;

Radyofrekans ablasyon
Mikrodalga ablasyon
Kriyoablasyon
İrreversibl elektroporasyon
Lazer ablasyon

Ablasyon işlemleri, cilt üzerinde açılan ve sadece birkaç milimetre çapında olan küçük bir iğne deliğinden gerçekleştirilir.
Tomografi veya ultrason gibi yüksek teknolojili cihazların anlık görüntü rehberliğinde, özel bir enerji ileten iğne doğrudan tümörün tam merkezine yerleştirilir.
Radyofrekans ablasyon yönteminde iğnenin ucundan dokuya yüksek frekanslı elektrik akımı verilir.
Bu akım dokudaki iyonları titreştirerek sürtünme kaynaklı çok yüksek bir ısı yaratır ve kanser hücrelerini saniyeler içinde yakarak kömürleştirir.
Mikrodalga ablasyon ise evlerimizde kullandığımız mikrodalga fırınların mantığıyla çalışır; elektromanyetik dalgalar kullanarak tümör içindeki su moleküllerini hızla titreştirir.
Bu yöntem özellikle akciğer ve karaciğerdeki büyük çaplı kitlelerde yüksek ısılara daha hızlı ulaşabilmesi nedeniyle tercih edilir.

Isıtarak yakmanın tam zıttı olan kriyoablasyon yönteminde ise tümör dondurularak yok edilir.
Özel iğnelerin içinden geçirilen argon ve helyum gazları sayesinde iğnenin ucunda eksi seksen derecelere varan devasa bir buz topu oluşturulur.
Kanser hücrelerinin içindeki su hızla buz kristallerine dönüşerek hücre zarını parçalar ve kitleyi tamamen cansız hale getirir.
Dondurma işleminin doğal bir uyuşturucu ve ağrı kesici etkisi olduğu için hastanın iyileşme süreci son derece konforludur.
Özellikle böbrek bölgesindeki kitlelerde çok yüksek başarı oranları sunar. İrreversibl elektroporasyon teknolojisi ise ısı değişimini hiç kullanmadan,
doğrudan yüksek voltajlı elektrik darbeleriyle hücre zarlarında kalıcı mikroskobik delikler açarak hücrenin intihar etmesini sağlar;
bu sayede pankreas gibi damarlara yapışık organlardaki tümörlerde çevre dokuya zarar vermeden güvenle uygulanır.
Erken evrede yakalanan küçük çaplı tümörlerde bu iğne deliğinden yapılan ablasyon işlemlerinin kalıcı şifa sağlama oranı, büyük ameliyatlarla tamamen eşdeğer düzeydedir.

Hastalık süreci, uzun, yorucu ve ciddi sabır gerektiren fiziksel ve duygusal bir yolculuktur.
Bu yolculukta tıbbın temel amacı sadece hastalığı yok etmek değil aynı zamanda tedavi süresince kişinin ağrısız, rahat bir şekilde beslenebildiği,
enfeksiyonlardan korunduğu ve sosyal hayatından tamamen kopmadığı bir yaşam kalitesini sunabilmektir.
Vücutta büyüyen kitlelerin çevre organlara yaptığı mekanik baskılar ve uygulanan ağır ilaç tedavilerinin yarattığı yan etkiler,
gelişmiş görüntüleme yöntemleri eşliğinde yapılan palyatif yani rahatlatıcı işlemlerle çok büyük ölçüde giderilebilmektedir.


Tedavi sürecinde hastanın yaşam kalitesini korumak için yapılan işlemler şunlardır;

Port kateter yerleştirilmesi
Biliyer drenaj
Perkütan nefrostomi
Metalik stent uygulamaları
Beslenme tüpü yerleştirilmesi

Uzun süren kemoterapi dönemlerinde, hastanın kollarındaki ince ve hassas damarlara sürekli olarak iğne batırılması hem ciddi fiziksel acılara yol açar
hem de zamanla o damarların sertleşerek kullanılamaz hale gelmesine neden olur.
Bu eziyetin önüne geçmek için cilt altına, genellikle köprücük kemiğinin hemen altındaki göğüs bölgesine port kateter adı verilen,
madeni para büyüklüğünde akıllı bir cihaz yerleştirilir. İnce silikon bir tüp ile kalbe giden geniş ana toplardamara bağlanan bu sistem sayesinde,
aylar hatta yıllar sürecek tüm kan alımları ve ilaç yüklemeleri hastanın kolları delinmeden tamamen ağrısız bir şekilde gerçekleştirilir.
Port sistemi dışarıdan belli olmaz ve hasta günlük hayatında banyo yapmak, yüzmek gibi aktivitelerine rahatça devam edebilir.

Vücut içindeki kanalların tıkanması durumunda da hayati müdahaleler yapılır.
Karaciğer veya pankreas etrafındaki tümörler safra yollarını tıkadığında, hastada gözlerin sararmasına, şiddetli kaşıntılara ve karaciğer zehirlenmesine neden olur.
Görüntüleme eşliğinde ince bir iğne ile bu tıkanık kanallara girilerek biliyer drenaj kateterleri veya kalıcı genişletici stentler yerleştirilir; böylece biriken safra sıvısının tekrar bağırsaklara akması sağlanır.
Benzer şekilde idrar yollarını tıkayan rahim veya prostat kaynaklı kitlelerde böbreğin şişerek iflas etmesini önlemek için sırt bölgesinden girilerek perkütan nefrostomi tüpleri takılır.
Yemek borusu veya kalın bağırsaktaki geçişi tamamen kapatan kitleler için de kapalı yöntemlerle yerleştirilen ve
içeride şemsiye gibi açılan esnek stentler sayesinde hastanın tekrar normal yollardan beslenebilmesi ve boşaltım yapabilmesi mümkün hale gelir.


Akciğer, meme, prostat ve tiroid organlarında başlayan hastalıklar, ilerleyen aşamalarında kan veya lenf yoluyla vücudun destek sistemi olan kemiklere sıçrama yani metastaz yapma eğilimindedir. Bu durum özellikle omurga kemiklerini, leğen kemiğini ve uzun kol bacak kemiklerini hedef alır. Kemiğe yerleşen kötü huylu hücreler, bulundukları bölgedeki sağlam kalsiyum yapısını adeta güve gibi yiyerek zayıflatır. Bu yıkım süreci hastada son derece şiddetli, dayanması güç kemik ağrılarına sebep olurken; kemik yapısının zayıflaması nedeniyle omurganın en ufak bir harekette veya öksürükte bile aniden çökerek kırılması riskini doğurur.


Kemik metastazlarına yönelik uygulanan minimal invaziv sabitleme işlemleri şunlardır;

Vertebroplasti
Kifoplasti
Tümör ablasyonu
Perkütan vida fiksasyonu

Bu dayanılmaz kemik ağrılarını hızla kesmek ve çökme tehlikesi olan omurgayı içeriden desteklemek amacıyla vertebroplasti ve kifoplasti işlemleri büyük bir başarıyla uygulanmaktadır.
Sadece lokal anestezi kullanılarak ve gelişmiş röntgen cihazlarının anlık takibi altında, hastanın sırtından özel bir iğne ile doğrudan hastalıklı omurga kemiğinin içine ulaşılır.
Kemiğin merkezine sıvı kıvamında olan özel bir tıbbi çimento enjekte edilir.
Bu çimento kısa süre içinde reaksiyona girerek kemiğin içinde beton gibi sertleşir.
Sertleşme sırasında açığa çıkan yüksek ısı, o bölgedeki tümör hücrelerini ve ağrıya neden olan hassas sinir uçlarını yakarak yok eder.
Zayıflamış olan kemik içeriden mükemmel bir şekilde desteklendiği için, hastanın yaşadığı şiddetli ağrı genellikle işlemden birkaç saat sonra mucizevi bir şekilde tamamen ortadan kalkar.

Eğer tümörün yarattığı tahribat nedeniyle omurga kemiğinde halihazırda bir çökme ve boyda kısalma meydana gelmişse,
çimento işleminden önce kifoplasti adı verilen yöntemle o bölgeye minik bir balon yerleştirilir.
Balon dikkatlice şişirilerek çöken omurga eski yüksekliğine getirilir, yaratılan bu güvenli boşluğun içine çimento doldurularak omurga normal anatomisine kavuşturulur.

(Kaynak/O.k.)
 
Geri
Üst Alt